Gözden Kaçan 20 Harika Bilimkurgu Filmi

Bilimkurgu Filmler Banner

Büyük yapımlar dışında gözünüzden kaçmış olabilecek 20 harika bilimkurgu filmini sizler için listeliyoruz. Hazır mısınız? Başlıyoruz.

Bilimkurgu filmlerini severek, yakından takip ediyoruz. Beyaz perdeye yansıtılacak her yeni bilimkurgu filmi için günler hatta saatler sayanlar var. Ancak bazı filmler var ki, yıllar içerisinde unutuluyorlar ya da değerleribilinmiyor.

 

Tabii öncelikle söylemek de fayda var. Bu listedeki filmlerin bir çoğu, 70’li 80’li yıllarda çevrilen filmler. Bugün izlediğimiz filmlere kıyasla görsel efekt konusunda pek iyi olmayabilirler. Ancak dönemleri itibariyle incelendiğinde, sonraki filmlere öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Liste içerisinde günümüze yakın yapımlar da bulunuyor. Ancak gerek bütçe, gerek ülkemizde yayınlanmamalarından ötürü, bilinirlikleri az kalmış.

Bilimkurgu denilence akla hemen lazer silahları, uzay gemileri ya da zamanda yolculuk fikirleri gelebilir. Bilimkurgu, temelinde oldukça felsefi ve sosyolojik göndemeler bulunduran yapıtlardır. Hatta bu savı biraz daha ileri götürerek, bilimkurgunun temelini distopyalar ve ütopyalar oluşturmuş diyebiliriz.

Sözü fazla uzattım. Listeyi huzurlarınıza sunuyorum:

20. The Man Who Fell To Earth (1976)

The Man Who Fell To Earth

David Bowie, yaşlandıkça karizmasın karizma katan bir sanatçı. Sanatçı diyorum, çünkü Bowie o kadar fazla platformda iş yaptı ki, müzisyen dediğimizde sinema filmlerini saymamak büyük terbiyesizlik gibi kaçıyor.

The Man Who Fell To Earth, 1976 yılında sinemalarda gösterime girdi. Filmin konusu, Walter Twice’ın aynı ismi taşıyan kitabından uyarlandı. Kitap, Dünya’ya Düşen Adam ismiyle ülkemizde de yayınlandı.

Bu hikayede, kahramınımız başka bir gezegenden Dünya’ya gelmiştir. Kendi gezegeninde yaşanan su problemini çözmek için Dünya’da çalışmalarına başlar. Ancak medeni dünyanın uyuşturucuları karakterimizin aklını başından alır. Cinsellik, uyuşturucu, alkol derken toy suratlı uzaylımız görevini unutur.

Film Amerikan sinemalarında gösterilmeden önce içerdiği ögeler yüzünden ağır eleştiri bombardımanına tutuldu. 20 Dakikalık görüntü bu yüzden kesildi. David Bowie ise oyunculuk kariyerinin başında olduğu için karakterine pek ruh katamamış gibi duruyor. Ama gene de izlenmesi gereken bilimkurgu filmleri arasında, gözden kaçan bir hazine.

19. Robinson Crusoe on Mars (1964)

Robinson Crusoe on Mars

Daniel Defoe’nun Dünya Klasikleri listesine girmiş kitabının farklı bir varyasonuyla karşı karışayayız. Hikaye ıssız bir ada yerine, ıssız bir gezegende geçmektedir. Yani bilimkurgu hikayelerinin odak noktası haline gelen Mars’ta.

Kumandan Christopher ‘Kit’ Draper, Mars yolculuğu sırasında yaşanan bir problem yüzünden gezegene çakılır. Yardımcısı Albay Dan McReady ise bu çakılma esnasında hayatını kaybeder. Kumandan Kit, artık Kızıl Gezegen yüzeyinde hayatta kalmaya çalışmaktadır. Neyse ki, yüksek teknoloji ekipmanı vardır. Ayrıca ısınma için kömür benzeri Mars taşlarını tutuşturmayı başarır.

Kumandan bir süre sonra beraberinde getirdikleri Mona isimli maymunu bulur. Daha sonrasında ise gezegenin hiç de görüldüğü kadar ıssız olmadığı ortaya çıkar. Defoe’nun orijinal romanındaki birçok doku, zarar görmeden bilimkurgu platformuna taşınmış. Görsel efektlerin ise kartonlar ve maketlerle yapıldığı bir döneme göre oldukça ilgi çekici planlar çıkartılmış.

Filmin yönetmen koltuğunda 1953 yapımı The War of the Worlds (Dünyaların Savaşı)’ü çeken Byron Haskin bulunuyor. Kendisine has kalitesini de Robinson Crusoe on Mars dokusuna yedirmeyi başarmış. Bir ara vaktiniz olursa ve Robinson Crusoe hikayesinden de zevk alıyorsanız denemenizde fayda var diyorum.

18. Black Moon (1975)

Black Moon

Listedeki ilk Fransız filmine merhaba diyelim. Fransızlar filmleri birçok kişi tarafından beğenilmeyebilir. Bu konuda sizi hiçbir şeye zorlamayacağım. Ama bir şans tanırsanız, Black Moon’un hikayesi hoşuna gidecek tarzda.

New Wave akımının en önemli isimlerinden Louis Malle, filmin yönetmen koltuğunda bulunuyor. Birçok sinema kriteri, bu filmi belirli bir türe sokamıyor. Biz bilimkurgu altyapısından ötürü listeye koymayı uygun gördük. Ancak bildiğiniz üzere işin içine New Wave, Fransız gibi ögeler girince sürrealizmin girmesi de kaçınılmaz oluyor.

Black Moon, 20th Century Fox tarafından “Kıyamet-sonrası bir Alice Harikalar Diyarı’nda öyküsü!” sloganıyla tanıtılmıştı. Keza filmin içerisinde Alice Harikalar Diyarı’ndaki gibi mantıksız ve birbiriyle bağlantısı olmayan birçok olayla karşılaşabiliyoruz.

Filmin başrolündeki Lily adlı genç kızımız, kadınların ve erkeklerin arasında çıkan bir savaşın ortasında kendisini bulur. Bu olaylardan kaçmaya çalışırken kendisini, bir dizi anlam verilemeyen garip hikayelerin karmaşasına kaptırır. Bunun içerisinde konuşan tek boynuzlu at bile bulunuyor.

Black Moon, seksist bir anlayış ile kıyamet-sonrası altyapısını Alice Harikalar Diyarı’nın gerçeküstü fantazyasıyla birleştiriyor. Biraz çorba gibi duruyor değil mi? Sinemanın en deneysel bilimkurgu hikayelerinden biri olan Black Moon, gizli kalmış bir başyapıt olabilir.

17. Tron (1982)

Tron 1982

Amerikan yapımı olan Tron, vizyona girdiğinde izleyicilere fazla gelmişti. İlk defa bilgisayar kullanılarak, görsel efektler eklenmiş film alttan alta garip bir distopyayı bize gösteriyordu.

ENCOM adı verilen bir teknoloji firmasında çalışan Flynn isimli karakterimiz, kariyerinde mutlu mesut günler geçirirken birden işten atılır. Flynn, firmadan öc alabilmek için şirketin server sistemlerine bağlanmayı dener. Ancak beklenmedik olaylar dahilinde bir anda kendisini bilgisayar programı içerisinde bulur.

Hikaye dönemi itibariyle ele alındığında bir miheng taşı olabilir. 70’li yılların ortasından itibaren bilgisayar oyunu kültürü oluşmaya başlamıştı. Bilgisayarlar ya da konsollar birşekilde tüketici seviyesine indirilerek, yaygınlaşmıştı. Bilgisayar oyunları herkes tarafından bu kadar çekici bulunurken, bir anda Tron ismiyle bir film çıkıyor ve insanlara bilgisayar programı içerisine hapsolabilecekleri gösteriliyor.

Tron ismi 2010’daki yeniden duyuldu. Tron: Legacy ismiyle çekilen yeni yapım, eski filmi izleyenlerin pek de hoşuna gitmedi açıkçası. Yıllar içerisinde, özellikle Geek kültürü için önemli bir noktaya ulaşan Tron filmini, izlenecekler arasına koymak gerek.

16. Primer (2004)

Primer

Bu film 10.000 Dolar’lık bir bütçeyle hazırlanmış olmasına rağmen, kalite bakımından oldukça üst seviyelerde duruyor. Duymamış olmanız normal. Ancak efsanevi Back To The Future ile zamanda yolculuk konseptinde yarışacak bir hikaye kurgusu sunuyor bize. Bir kez daha ufak bütçeli filmlerin yabana atılmaması gerektiğini hatırlatıyor.

Primer, herşeyin görsel efektten ve pahalı oyunculardan ibaret olmadığını kanıtlıyor. Gerilim unsurlarıyla süslenmiş bu zamanda yolculuk hikayesinde derin bir felsefe karmaşasına da girebilirsiniz, bizden uyarması!

15. Sleeper (1973)

Sleeper

Şahsi açıdan yorumlamam gerekirse, Woody Allen filmlerine bir türlü ısınamayı başaramadığımı itiraf etmem gerekiyor. Ancak kendisine Sleeper’da bir teşekkürü borç bilirim. Bu film ile yarattığı konsept 26 yıl sonra karşımıza Futuruma olarak çıkıyor. Nasıl mı?

Karakterimiz kendisini bir Cryostasis kapsülüne kapatır ve 200 yıl sonra uyanır. Geldiği Dünya’da ise bildiği herşey değişmiştir. Woody Allen, bilinen bilimkurgu gerçeklerini kendine özgü bir hikayeyle anlatıyor. Komedi unsurları kullanmaktan da hiç çekinmemiş. Özellikle uyandıktan sonra tuvalete gittiği sahneyi asla unutamayacağım. Ülkemizde pek bilinmese de, yurtdışındaki etkinliklerde filmdeki karakterlerin kostümleriyle sıklıkla karşılaşılabilir.

14. eXistenZ (1999)

eXistenZ

David Cronenberg’in yazdığı ve yönettiği filmi izlemek için pek fazla sebebiniz olmayabilir. Ama başrolünde Jude Law oynuyor desem, belki bayan okuyucuların dikkatini biraz çekebilir. Matrix, bu filmin yanında My Little Pony gibi kalıyor dersem de, birçok insanın gazabını üzerime çekmiş olurum. Tamam insanları toparlamayı başardık.

eXistenZ, Matrix gibi sanal bir gerçeklikte geçiyor. Ancak Matrix kadar mekanik değil. Filmde insandişinden yapılma mermilerle ateş eden çılgın katiller bulunuyor. Girdikleri sanal Dünya’sında anlatılan hikaye bazen o kadar karmaşıklaşıyor ki, filmi durdurup bir süre nefes almanız gerekebiliyor. Midesi ve kafası boş olanlara hitap eden bir yapım olmuş.

13. Gattaca (1997)

Gattaca

Listedeki bir başka acayip, nereye koysan durmayacak türündeki film: Gattaca. Ne kadar enteresandır bu filmde de, Jude Law oynuyor. Hikayesini anlatmaktan korktukları bilimkurgu filmlerinde yakışıklı abimizi oynatmak bu dönemde moda olmuş olabilir. Filmde bir başka yıldız Uma Thurman bulunuyor. Tabii birçok izleyici tarafından Ethan Hawke’nin oyunculuğu yerlere göklere sığdırılamamış, gelecek yıllarda neden yıldızı parlamamış diye düşündürmüştür.

Filmimiz Brave New Word ayarında gelecek bir Dünya’da geçmektedir. İnsanlar uzayda seyahat edebilmektedir. Ancak ana karakterimiz sağlık problemlerinden ötürü uzayda yolculuk yapamayacağını öğrenir. Tıp teknolojisi o kadar ilerlemiştir ki, en ufak parçadan bile insan DNA’sının tüm yapı taşları ortaya çıkarılmaktadır. Zaten filmi oluşturan G, T, A, C harfleri DNA zincirini oluşturan harflerdir.

Harcandığını düşündüğüm bir film. Gerek oyunculuğuyla olsun, gerek ortaya koyduğu hikaye ve konsept tasarımlarıyla bir baş yapıt olabilirmiş. Hele ki Gen Teknolojisinin, gelecekte ne kadar tehlikeli bir şey olabileceğini açıkça gözler önüne sermesi, insanın tüylerini diken diken eder.

12. Dark City (1998)

Dark City

Bazı yapımların kült kategorisine girmesi için tek filmle yeterli kalmaları gerekiyor. Crow filminden hatırlayacağımız Alex Proyas bunu Dark City ile bir kez daha kanıtlamış. Her ne kadar Crow tek filmle sınırlı kalmış olmasa da, Dark City’nin devamının gelmemesi sevindirici bir durum.

İngilizlerin efsanevi The Prisoner dizisinin daha karanlık ve daha gotik bir sürümü olarak adlandıracağımız Dark City, sapkın sona sahip filmlerden biri. Bir bilimkurgu kültü olarak karşımıza çıkıyor. Dark City izleyicisi, film boyunca çıkan olayları bir yere oturtmaya çalışsa da başaramıyor. Hele ki, beyaz tenli ve sürekli “Hmm, yes?” diye konuşan garip karakterlerin ne olduğunu anlamak için kafa yormaktan filme odaklanamıyor.

Tüyleri diken diken eden ve alanındaki öncü filmlerden biri olan Dark City, karanlık distopya olarak efsaneler listesine girmeye hak kazanmış bir yapım.

11. Gojira (1954)

Gojira

Japonların sinemaya kazandırdığı bir başka tür olan “Devasa Yaratıklar” ile uzun zamandır karşılaşmıyoruz. Pasifc Rim bunun son örneğiydi. Ancak Gojira, nam-ı diğer Godzilla, soğuk savaş döneminde çıkmış hayranlık verici bir hikayeydi.

Nagazaki ve Hiroşima, 2. Dünya Savaşı sırasında Nükleer Bomba gerçeğiyle tanışmıştır. İlerleyen yıllarda ABD’nin Pasifik Okyanusu üzerinde Hidrojen Bombası deneyleri sürmektedir. Tam bir korku imparatorluğu! Japonlar bu korkuyu işlemekte gecikmemiş. Pasifik Okyanusu’ndan çıkan Cthulhumitosunu az da olsa çağrıştıran devasa bir yaratık. Sonrasında ABD seyircisini de etkileyen filmin farklı varyasyonları çekilse de, insanlar üzerinde Gojira kadar etki bırakmadı.

10. World on Wire (1973)

World on Wire

Stanley Kubrick ve Phillip K. Dick’i bir araya getirin. Ayrıca ortaya çıkan kişiyi Alman yapın. Karşınızda Alman sinemasının dahilerinden Rainer Werner Fassbinder’i bulacaksınız.

Fassbiner, distopik bilimkurgu ögeleriyle dolu World on Wire filminde Simulacron adlı bir sanal gerçeklikten bahsetmektedir. Gelecekte geçen hikayede bu simülasyon lideri Henry Vollmer ölür. Projeyi devam ettiren öğrencisi ise Simulacron içerisindeki değişiklikleri farkeder.

Paranoyak olaylarla dolu World on Wire, kıymeti bilinmemiş, sinema tarihinin tozlu sayfaları arasında sıkışmış bir film.

9.  Face of Another (1966)

Face of Another

Listedeki bir başka Japon filmi gene insan korkularını ve bilimkurguyu bir araya getiriyor. Başarılı bir iş adamı olan Mr. Okuyama’nın, laboratuvarda çıkan bir yangın sonrasında yüzünün büyük kısmı yanarak yok olur. Ünlü cerrahlar ve doktorların yardımıyla, başka birinin yüzü Mr. Okuyama’ya nakledilir.

Tıp teknolojisi yavaş yavaş bu operasyonu gerçeğe taşımaya yaklaşıyor. Ancak 60′lı yıllardan bahsediyoruz. Hikayede karşımıza deli işi olaylar çıkmazsa olmaz. Mr. Okuyama’nın kişiliği yavaş yavaşdeğişir. Ağır bir parapsikoloji ile karşı karşıyayız. İnsanların gerçek hayatta yüzlerine taktıkları maskelerhakkında gerçekçi bir hikaye silsilesiyle karşı karşıyayız.

8. Fantastic Planet (1973)

Fantastic Planet

Çılgın Fransızlar yeniden karşımızda. Yönetmen René Laloux’un, Stefan Wul’un Oms en série kitabından uyarladığı Fantastic Planet, animasyon tarihinin en saykodelik yapımı olarak karşımıza çıkıyor. Cannes Film Festivali’nde ’73 büyük ödülüne layık görülen Fantastik Planet,  noktalarda dolaşan bir bilimkurgu harikası.

Bir elinize Guliver’in Seyahatleri kitabını, öbür elinize Maymunlar Gezegeni kitabını alın. İkisini çok hızlı birbirine vurabilirseniz ortaya Fantastik Planet’in çıkacağı kesin. Yapı itibariyle bugünkü yapımlarla karşılaştırıldığında, Hayao Miyazaki’nin eserleriyle karşılaştırabilir, hatta üstadın Fantastic Planet’ten inanılmaz bir şekilde etkilendiğini bile iddia edebiliriz.

7. Silent Runnig (1972)

Silent Running

2001: A Space Odyssey filminde görsel efekt uzmanı olarak çalışan Douglas Trumbull’un harkulede yapımı. Stanley Kubrick’in 1968 yılında vizyona giren filminin ardından Trumbull kendi yapımıyla ilgilenmeye başlamış. Film her açıdan inanılmaz ögelerle dolu. Müzikler, arka fon, ses efektleri, görsel efektler, robotlar, androidler derken karşınızda inanılmaz bir atmosfer buluyorsunuz.

Trumbull bu film ile daha sonrasında bilimkurgu filmlerinin vazgeçilmezi olarak kabul ettirdi. Hikayesi de oldukça ilgi çekicidir. Dünya üzerindeki tüm flora yaşamı yokolmuştur. Geriye bir uzay gemisindeki sera kalmıştır. Bir astronota ise bu son serayı yok etme görevi verilmiştir. Görsel efektleriyle günümüz filmlerinin pabucunu dama atacak Silent Running’i şiddetle tavsiye ederiz.

6. Alphaville (1965)

Alphaville

Alphaville, gözünüzü bozacak bir bilimkurgu macerası. Yönetmen koltuğunda bir Fransız Jean-Luc Godard oturuyor. Siyah-beyaz doku üzerinde bir ajanın uzayın derinliklerindeki macerasıyla karşılaşıyorsunuz. Modern soğuk savaş hikayesi anlatan Alphaville’de, Lemmy Caution isimli dedektif, uzayın derinliklerine ulaşmalıdır. Burada faşist yönetimle herkese zulmeden Alpha 60 isimli bir bilgisayar bulunmaktadır. Caution’ın görevi ise Alpha 60′yi yok etmektir.

5. Brazil (1985)

Brazil

Monty Python and the Holy Grail ve Life of Brian’ın yazar kadrosunda bulunan Terry Gilliam’ın çektiği Brazil, belli bir kategoriye sığmayan filmlerimizden. Komedi kültü haline gelmiş bu iki filmde bulunmuş bir ismin, Brazil gibi bir yapıma imza atması da oldukça şaşılacak bir durum.

Fallout’taki savaş öncesi retro-futuristik bir havaya sahip filmimizde, bürokrasinin ne kadar korkutucu olabileceğini görüyoruz. Bürokratik sistemler içerisindeki bir hatayı düzeltmeye çalışan kahramınız, bir anda devlet düşmanı olur. Kendisini bu saçma sapan durumdan kurtarmak için girmediği ortam kalmayacaktır. Korkutucu bir distopya.

4. Things to Come (1936)

Things To Come

Listede bir H. G. Wells yapımı olmasaydı, eminim siz de çok üzülürdünüz. Bilimkurgu alanına Dünyalar Savaşı, Zaman Makines, Dr. Moreau’nun Adası gibi inanılmaz eserler veren H. G. Wells, sinemayla da yakından ilgileniyordu.

H. G. Wells’in yazdığı Things to Come, dönemine ait birçok gönderme barındırıyor. Film, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce çekilmesine rağmen geleceğe yakın bir bakış atmakta. Kaldı ki H. G. Wells, savaşlar konusuna yakından değinen bir isimdi. Dünya savaşları, hastalık, diktatörlük derken kaçınılmaz son olarak ütopyanın birleştiği Things to Come’u anlatmak için kelimeler yetmeyebilir.

Film çekimi boyunca eserinin birebir yansıtılması için sette bulunan Wells’in, çok başarılı bir hikaye ortaya çıkardığını söylemek gerek. Bütçe konusunda hiçbir kesintiden kaçmayan bu ’36 yapımı film, listenin ennadide parçalarından biri.

3. Solaris (1972)

Solaris

Bilimkurgu tarihi için miheng taşı olarak kabul edilen, Stanislaw Lem tarafından kaleme alınan Solaris’in beyaz perde versiyonu karşınızda. Yönetmen koltuğunda ise Andrei Tarkovsky bulunuyor. Bu iki Rus’un buluşmasından ortaya nasıl kötü bir şey çıkabilir?

Kitabı okuyanlar hikayeyi azçok hatırlayacaktır. Uzay bir gezegenin yörüngesinde dolanan istasyona bir psikolog gönderilir. Kozmonotların, gezegenden gelen sinyaller yüzünden delirdiği düşünülmektedir. Psikologun amacı ise buna neyin sebebiyet verdiğini tam olarak anlayabilmektir. Ancak işin içerisine bambaşka olaylar girer.

Rus ve Dünya sineması efsanesi olarak kabul edilen Tarkovsky’nin, Solaris’i hakkıyla beyaz perdeye yansıttığını söylemek gerek. Solaris, gerçeklik, aşk ve elbette insanlık adına çekilmiş en iyi bilimkurgu eserlerinden biri.

2. La Jetee (1962)

La Jette

1962 yapımı La Jetee, bilimkurgu tarihinin gördüğü en garip, en uçuk filmlerden biri. Film demek bile doğru olmaz aslında. 28 Dakikalık siyah-beyaz bir kısa film olan La Jetee, Chris Marker tarafından hazırlandı. La Jetee, daha çok fotoğraf karelerinden oluşuyor. Deneysel bir açıyla yaklaşıldığı konusunda uyarmam gerek. Herkese hitap etmeyebilir. Ama La Jetee’nin konusunun 12 Monkeys’e ilham verdiğini söylesem belki dikkatinizi çekebilirim.

La Jetee, 3. Dünya Savaşı’ndan sonraki kıyamet-sonrası bir dünyada geçmektedir. İnsanlık yokolmanın eşiğindedir. Geriye kalan birkaç kişi zamanda yolculuğun prensiplerini anlayıp, bir kişiyi savaş öncesine göndermeye çalışmaktadır. Bu kişi sadece yemek ve ilaç değil, aynı zamanda savaşın çıkmaması için bir çözüm bulmalıdır da.

Yenilikçi anlatımla, ’62 yılında piyasaya çıkan La Jatee kadar radikal bir bilimkurgu filmi daha çıkmadı ve sanıyoruz da çıkmayacak.

1. Metropolis (1927)

.
Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !